Frequently Asked Questions - genel

DERGİ

OBRUK Dergisi, mağara araştırma sonuçları ile birlikte mağaracılık ve ilgili disiplinlerle ilgili çeşitli makale ve çevirilerin yeraldığı süreli yayınımızdır.

Dergi yakın çevresi olarak mağaracılık yapan grubumuzun (o'mag) çalışmaları ve yazıları doğal olarak dergide yeralmaktadır. Bunun ötesinde, 3. sayıdan başlayarak, OBRUK dergisinin sayfaları arzu eden tüm mağaracılık gruplarının yazılarına da açık hale gelmiştir.

Bu soruyla çok karşılaşıyoruz. Gerçekten de basılı yayın, gerek harcadığımız emek ve zaman açısından, gerekse finansman zorlukları açısından geliri olmayan bir sivil toplum kuruluşu olarak bizi çok zorluyor. Oysa bilgisayarda sayfaları yanyana dizip, PDF haline getirip, İnternet sitemize yüklemek işimizi ne kadar kolaylaştırırdı, değil mi?

Ama hem basılı malzemenin geleceğe yönelik çok daha kalıcı bir önem taşıdığına inanıyoruz, hem de tanıştığımız ve bize ne yaptığımızı soranlara basılı bir eserle ulaşabilmenin rahatlığını yaşıyoruz. Herşey bir yana, güzel resimlerle dolu bir derginin ya da bir kitabın bilgisayarda değil de elde okunmasının daha hoş olduğuna inanan eski kafalı insanlarız da diyebiliriz.  

Hayır. Herhangi bir aşamada da bu tür bir yayına dönüşme öngörümüz yok. OBRUK Dergisini yayımlamaktaki temel amacımız, bizler ve bizim gibi amatör gruplar tarafından özveriyle yürütülen mağara araştırma çalışmalarında elde edilen sonuçlara bir yayın alanı sağlayabilmektir. Elde edilen sonuç sadece bir mağara haritası bile olsa bir şekilde yayımlanması ve böylece kalıcı olarak kayda geçmesi ve araştırmacılar tarafından ulaşılabilir hale gelmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle yayımlanacak malzemeye ağır bilimsel şartlar getirme ya da bağımsız hakem değerlendirmesinden geçirme gibi yaklaşımlara gerek duymuyoruz.

Yaptığınız bir araştırmayla ilgili bir yazı ise herhangi bir şart aramıyoruz. Yeter ki bir şeyler yazın/çizin ve yayımlanmasını arzu edin. Yazım ve ifade düzeltmeleri yapıyor, bazı durumlarda resim ya da kutucuk ekleyerek bölge araştırmaları geçmişi ya da jeolojiyle ilgili takviyelerde bile bulunuyoruz.

Yalnız, "gittik, gördük, gezdik, çok güzeldi, tehlikeliydi, şöyle döşedik, böyle indik" tarzı anı yazılarına yer veremiyoruz. Esas olan çalışmanın yayımlanmaya değer bir ürünü olması. En basitinden daha önce yayımlanmamış bir mağara haritası. Ya da biospeleolojik veya jeolojik bir bulgu.

Obruk Dergisi mağaracılıkla ilgili kurum ve gruplara iki kopya olarak gönderilmektedir. Ayrıca kişisel kopya edinmek için sitemizdeki sipariş formunu doldurabilirsiniz.

GRUBUMUZ

Mağaracı olmayan insanların da bu güzellikleri görebilmesi ve, daha önemlisi, bu doğa şaheserlerinin tüm insanlığa mal edilebilmesi ve korunabilmesi için mağaraların turizme açılmasına taraftarız. Ancak;

  • “Turizme açılma” işlemi gerekli tüm şartlar ve kontroller gerçekleştirilerek yapılmalıdır. Bu cümle, mağaranın varolan güzelliklerinin asgari zarar görmesi, arkeolojik buluntuların tahrip edilmemesi, turizme açılması sonucunda zarar görecek herhangi bir durum veya mağarada yaşayan canlılar varsa kesinlikle turizme açılmaması anlamını da içinde barındırmaktadır ve Dupnisa Mağarası örneğinde yaşadığımız facia tekrarlanmamalıdır.
     
  • Öte yandan, yurdumuzda “Turizme açılmış” bir yığın mağaranın, bırakın satılan biletlerden para kazanmayı, elektrik ve inşaat masrafları da göz önüne alınırsa ciddi şekilde zarar ettikleri ve Özel İdare’ye bağlı olarak çalışan mağaraların bu zararlarını devlete, dolayısıyla vergi mükelleflerine yükledikleri bilinmelidir.
     
  • Hal böyle olanda, oy peşindeki politikacıların ve kamu görevlilerinin “Çok mağaramız var, turizme açalım” tarzı yaklaşımlarının, yörede yaşayan vatandaşlara hiçbir yarar sağlamadığı gibi, varolan doğal güzelliklerimizi tahrip ettiği artık idrak edilmelidir.
     
  • “Turizme açılmış” mağara sayımızın Avrupa’nın birçok ülkesinden daha fazla olduğu bilinmeli ve bu konudaki arsız yaklaşımımız tekrar düşünülmelidir.

Üyelerimizin bir kısmı aynı zamanda başka mağaracılık kuruluşlarına da üye ve onlarla birlikte de mağaralara gitmekteler. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi, Türkiye’de mağaracılık yapan ve bu ülkenin mağaracılığına katkıda bulunan herkesle; her grupla ve kuruluşla iyi ilişkiler içinde olmaya gayret gösteriyoruz.

Türkiye Mağaracılık Federasyonu’nu; grup olduğumuz için üyesi olmasak da, destekliyor ve kuruluşu için geç kalınmış olan bu bu federasyonun yapması gereken çok fazla iş olduğuna inanıyoruz.

Tüm bu ilişkilerimizdeki hassas olduğumuz yegane konu, hiçbir kuruluşun diğeri üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaması ve yapılan tüm çalışmaların öncelikle bu ülkenin mağaracılığına katkıda bulunmasıdır.

Mağaracılık  bir ekip faaliyetidir. Teknik sorunları bir yana bıraksak bile, ekip halinde yapılan ve bu ekiple ciddi uyum gerektiren bir çalışmadır. Biz, birbirini yıllardır tanıyan oldukça ufak ve nisbeten içine kapanık bir grubuz. Tabi ki bu niyetinizde ısrarlı iseniz bizi arayabilir veya yazabilirsiniz ama, bunu yaparken sizi grubumuza almaktansa başka bir kuruluşa yönlendirebileceğimizi de bilin lütfen.

Yabancı mağara gruplarının herhangi bir ulusal kuruluş ve/veya TMF ile ortak projeler dışında bağımsız olarak Türkiye’de çalışmalarını onaylamıyoruz.

Buna karşın UIS etik kurallarına uyan, bilimsel amaçlı gruplar ile Türk grupların ortak gezi düzenlemesine, belirli şartların sağlanması koşuluyla olumlu bakıyoruz . Bu işbirliği; Türk mağaracılığına net bir katkı sağlaması, eksiksiz ve zamanlı veri paylaşımı, raporlama anlamlarını taşımaktadır.

Bunun dışında gezilerimize bireysel olarak katılmak isteyen her mağaracıya din, dil, ırk ayırımı yapılmaksızın, önceden haber vermek ve genel ortam ve kurallara uymak koşuluyla kapımız açıktır.

KARST

Geçen milyonlarca yıl boyunca yerkürenin birçok iklim değişimi yaşadığı bilinmekte. Günümüzde bu eski iklim (paleoiklim) araştırmaları derin buz örneklerinden ağaç halkalarına ve mercan analizlerine dek birçok farklı yöntemle yapılmakta. Bunlar arasında ilginç bir diğer yöntem de mağara oluşumları incelenerek yapılan eski iklim araştırmaları.

Yeryüzündeki çökellerden farklı olarak hiçbir erozyona maruz kalmayan mağara oluşumları kalsiyum karbonat içeren yüzey suyu ile oluşur. Mağara oluşumlarından, çoğunlukla da dikitlerden alınan bir kesit şeritler halinde dönemsel büyümeyi gösterir. Şeritlerin kalınlığı ya da inceliği o dönemdeki yüzey suyu miktarı hakkında somut bir bilgi verecektir. Öte yandan, her noktaya uygulanan uranyum / toryum testi, çökelin o noktadaki yaşını da göstereceği için bu yüzey suyu miktarı kesine yakın bir şekilde tarihlenebilmektedir.

Ayrıca bu oluşumlarda bulunan oksiyen izotopunun ölçümü de tarihlenen dönemlerdeki mevsimsel değişimler hakkında önemli ipuçları vermektedir. Yegane sorun; oluşumları incelenen mağaranın coğrafi konumu, bölgesel su kimyası ve bu çökelleri oluşturan birçok değişken dolayısıyla bir mağaradan alınan ölçümlerin başka bir mağarayla karşılaştırılamaz olmasıdır. Yine de, birçok farklı örnekle 600.000 yıl öncesine dek uzanan paleoiklim araştırması yapılmıştır. NOAA'nın web sayfasında yüzlerce mağaradan elde edilen sonuçlar liste halinde verilmektedir.

Evet, karstik boşluklar yerçekimindeki çok küçük değişimlerin ölçülmesi ile tespit edilebilir. Yerçekimi Gal ya da cm/sn² cinsinden ifade edilmektedir ve değeri kutuplarda 983 Gal, ekvatorda 978 Gal gibidir. Hassas cihazlar ile 1 Gal'in 10.000'de biri çözünürlüğünde ölçüm alınabilmektedir. Arama yapılan saha içinde farklı noktalardaki yerçekimi ölçümleri karşılaştırılarak yeraltı boşlukları konusunda çıkarım yapılabilir.

(Soru o'mag yazışma grubunda Arkadaş'tan, yanıt Kemal'den)

Dünya üzerinde yaklaşık 150.000 kilometrekare ve daha fazla kalkere sahip olup, en uzun mağarası 12 km filan olan (Pınargözü) başka bir ülke yok.

  • Kalker yatay da olsa, dikey de olsa bilinen mağara uzunluğu bundan daha fazla olmalı. Örnek: Yunanistan'ın en uzun mağarası 15 km, Hırvatistan'ın 16 km, Slovakya'da ise 25 km. Hadi bunlar kalker ülkesi, bir tarafa bırakalım, Macaristan'ın en uzun mağarası bile 24 km.
  • Bu, yukarıda ismi yazılı ülkelerin tümünün karst yüzölçümünün toplamı bile Türkiye'den az.
  • Elazığ, Sivas, Sason, Siirt ve Bingöl'de şimdiye dek hiçbir mağaracı çalışmadı. Botan Boğazı'na baraj yapılıyor ve bir yığın mağara su altında kalacak, aynı şekilde Dargeçit civarında da...
  • Bu ülkeyi kendi yurdumuz olarak belleyip, dağ taş araştırıp, her deliğe kafamızı sokmadıktan sonra en uzun mağaramız 12 km olur, onu da Fransızlar araştırır.

(Soru o'mag yazışma grubunda Murat'tan, yanıt ise Ali'den)

Jeolojik açıdan 8 farklı tür mağara oluşumu olduğunu söyleyebiliriz:

* Çözünme (Solution):

Bu şekilde oluşan mağaralar da kendi içinde ikiye ayrılır:

    - Epijenik: Dış etkiler ve asitlerle oluşan mağaralar. Bunlar doğada en çok rastlanan türdür ve varolan tüm mağaraların nerede ise % 90’ı epijenik şekilde oluşmuştur. Kireçtaşı, dolomit veya mermer gibi karbonat kayaçlardaki kırık, tabaka veya fayların kimyasal ve fiziksel güçlerle aşınması sonucu oluşurlar.

    - Hipojenik: Yeryüzünün derinliklerindeki su, asit ve hidrotermal etkilerle oluşan mağaralar. Bunlar, yüzeyden akan asitli sulardan farklı olarak, tamamen yeraltından gelen etkilerle kayaçları aşındırırlar ve tüm çözünme mağaraların % 5 – 10’u kadardır.

* Aşınma (Erosion):

Bu tür mağaralar granitten konglomeraya kadar her kayaçta oluşabilir. Aşınma, sudan rüzgârın taşıdığı kum tanesine kadar birçok farklı şekilde gerçekleşebilir. Dolayısıyla, kayaçlardaki kırıkların tortu taşıyan basınçlı su ile zorlanması sonucu oluşabilecekleri gibi çöllerde kum taşıyan rüzgârlarla da oluşurlar. Öte yandan, “Çözünme Mağaralar”ın büyük kısmında aşınma da vardır.

* Buz Mağaraları: Eriyen buzul suları tarafından buzulların altında veya kayalarda oluşurlar ama tüm yıl boyunca donmuş durumda olurlar.

* Lav Mağaraları: Bir yanardağdan akan lavın üst kısmının soğuyarak katılaşması, buna karşılık bu katı kısmın altından lav akmaya devam etmesi ile oluşan, çoğunlukla tüp şeklinde olan mağaralar.

* Kumtaşı Mağaralar: Özellikle kuru iklime sahip ve kumtaşı oluşumunun yoğun olduğu bölgelerde, kumtaşının içinde taşıdığı su moleküllerinin zaman içinde buharlaşması sonucu oluşan kovuklara verilen isimdir. Bu işlem sırasında rüzgârın aşındırma etkisi ve erozyon da etken olabilmektedir.

* Deniz Mağaraları: “Litoral Erozyon” da denilen bu tür mağara oluşumu, dalgaların sahilde nispeten daha yumuşak buldukları kayaç türünü fiziksel aşınma ile oyması sonucu gerçekleşir.

* Talus Mağaralar: Çökmeler ve kaya düşmeleri ile bir kırığın üstünün zaman içinde kapanması sonucu oluşan mağaralardır.

* Tektonik Mağaralar: Depremler sonucunda yerkabuğunda oluşan geniş çatlaklar. 

Kömür madenlerinde, bu kayaçın doğasına uygun olarak, gaz birikir. Kömür yatakları içinde cepler halinde bulunan ve kazı sırasında açığa çıkan bu gazların bir kısmı zehirli, bazıları da yanıcıdır. “Grizu” olarak da bilinen Metan ve benzer yanıcı gazların yanısıra, bu tür madenlerde Karbonmonoksit ve Hidrojensülfit gibi zehirli gaz ceplerine de rastlanmaktadır.

Öte yandan, büyük oranda kireçtaşı içinde ve milyonlarca yılda oluşan mağaralarda bu tür gaz ceplerine rastlanmaz ve hava son derece temizdir. Mağaralarda rastlanabilecek en “kötü koku”, eğer içeride büyük miktarda yarasa yaşamakta ise guano yığınlarından çıkan Amonyak kokusudur ve ortam bir umumi tuvalet gibi kokmaya başlar.

Girebildiğimiz hiçbir doğal mağarada soluduğumuz havanın ulaşamadığı nokta mevcut değildir. Dünyanın en uzun ve en derin mağaralarında dahi hava ile ilgili bir soruna rastlanmamıştır. Dolayısıyla, herhangi bir film veya belgeselde “Çok derindi, nefes almakta güçlük çekiyordum” gibi bir söz duyarsanız ya yalan ya da psikolojik olduğunu bilin. 

İlki İngilizce, ikincisi ise Türkçe’dir.  Karstik bir arazide çökme veya aşınma ile oluşmuş tüm çukurluklara İngilizce’de “doline” veya “sinkhole” ismi verilir. Bu tür çukurluklar doğal erozyon ile, su tablasının daha derine inmesi sonunda ağırlığı taşıyamayan tavanın çökmesi ile, ya da yeraltında akan suyun zamanla tavanı aşındırması ile oluşur. İçinde su olsun veya olmasın, bu tür tüm çökme veya aşınma kuyuların Türkçe karşılığı ise “obruk”tur. Son yıllarda Çince’den İngilizce’ye geçen “Tiankeng” kelimesi ise, Avrupa ve Amerika’da pek rastlanmayan ölçülerde büyük obruklar için kullanılmaya başlamıştır.

Öte yandan, Türkçe’de “düden”, “kuyluç”, “subatan” gibi birçok farklı isme sahip olan, bir akarsuyun yeraltına battığı doğal deliklere verilen adın İngilizce karşılığı ise yine “sinkhole”dur ve bu, oluşum yönünden birbirinden çok farklı olan iki yüzey şekline aynı ismin verilmesinin yarattığı çelişki uluslararası yazımda sorun yaratmaktadır.

Kolay değil. Mağaralar, içlerinde oluştukları kayaçlarla aynı yaşta değillerdir. Kretase kireçtaşı kabaca 100 milyon yıl önce varolmuştur ama, bu kireçtaşı içinde oluşan bir mağara bu kayaçtan çok daha gençtir. Örneğin ABD’nde Mammoth Cave’in içinde oluştuğu kireçtaşı resifleri 375 milyon yıllıktır, buna karşılık mağaranın en eski galerisinin sadece 2 milyon yaşında olduğu bilinmektedir. Kayaçlarda bulunan fosiller mağaranın yaşı için bir fikir veremeyeceğinden bir mağaranın yaşı sarkıtlardan alınacak örneklere uygulanan potasyum-argon veya zemin çökellerine yapılan paleomanyetizma testleri ile anlaşılabilir. Oluşumlarda bulunan karbonla Karbon 14 testi yapılabilse de, bu test 50.000 yıldan geriye sağlıklı sonuç vermediği için mağaraların tarihlenmesinde fazla işe yaramamaktadır.

“Zaman zaman” ile “eskiden” kelimeleri arasında ciddi bir fark var. Mağaralardaki galerilerin büyük bir kısmı eskiden aktif su hattında (Freatik Zon) iken, suyun kireçtaşını aşındırması sonucu daha alt tabakalara inmesi ile kuru veya yarı kuru (Vadoz Zon) hale dönüşebilir. Bu tür galeriler en kolay kesit şekillerinden anlaşılır.

Öte yandan, bazı galeriler yağmur mevsiminde su dolu iken yaz döneminde kuruyabilirler. Zaman zaman su altında kalan bu, ikinci tür galerileri anlayabilmenin en kolay yolu ise yan duvarlardaki midye oluşumlarını ve renk farkını gözlemektir. Ayrıca, zeminde mağaraya yabancı tür kayaçlardan oluşmuş çakıl taşları ve çamur birikintileri de mağaranın aktif dönemde su çektiğinin ispatıdır. Yüksek debi ile su çeken mağaralarda bu tür, mağaraya yabancı kayaçlar, dallar vs. tavana kadar birçok yere sıkışmış olabilmekteler. Tavanda sarkıtlar bulunabilir ama, eğer zeminde dikit yoksa bu da yine mağaranın zaman zaman aktif olduğunun diğer bir ispatıdır.

Bu soruyu, kolaya kaçıp “geçirimsiz tabakaya ulaştığında” diye cevaplayabilirdik ve doğru olurdu. Diğer yandan, bu hidrojeolojinin hala cevaplayamadığı sorulardan biri. Eğer geçirimsiz bir tabaka ile karşılaşmıyorsa yeraltına kaçan bir akarsuyun yeryüzüne çıkması gereken minimum bir nokta yok aslında. İddia edildiği gibi deniz seviyesinde yeryüzüne çıkması gerekmiyor, bunun doğru olmadığını ispatlayan birçok örneğe sahibiz. Aslında yeryüzüne çıkması da gerekmiyor; küçük kollara ayrılarak süzülüp sızabileceği gibi, çok derinlerde birikebilir. Yeryüzüne çıkışı olmayan çok derin su tablaları ve odaları olduğu biliniyor.

Sarkıt, kalsiyum karbonat ve diğer minerallerin birikimi ile oluşur.

Sarkıtların büyüme hızı ortalama  0.13 mm/yıldır. En çabuk oluşum kalsiyum karbonat ve karbondioksit açısından zengin ve hızlı akan suda olur. Böylesi ortamlarda büyüme yılda 3 mm'ye kadar çıkabilir.

Her sarkıt oluşumuna, mineral yüklü bir damla suyun düşmesiyle başlar. Damla düştüğünde ardında incecik bir kalsit halkası bırakır. Sonraki her damla ilk halkaya yeni kalsit halkaları ekler. Bu halkalardan çok dar (0.5 mm), içi boş, “soda straw” ya da “makarna sarkıt / saman sarkıt” denilen tüpler oluşur. Saman sarkıtlar epey uzayabilirler ama çok da kırılganlardır. Tüpler tıkandığında, su tüpün dışından akmayı sürdürür, yine daha fazla kalsit açığa çıkar ve sarkıtın şekli daha tanıdık konik bir hal almaya başlar.  Sarkıtın ucundan damlayan su, damladığı yere de kalsit bırakır. Bu damlalar sonucunda yuvarlak ya da konik dikitler oluşurlar. Sarkıtların aksine dikitler hiçbir zaman içi boş tüp şeklinde oluşmazlar. Yeterince zaman geçerse bu oluşumlar  -sarkıt ve dikitler- birleşip, sütun oluştururlar.

Karst, yoğun miktarda kireçtaşı, dolomit, jips gibi karbonatlı kayaçları içeren yüzey şekillere verilen genel ismidir. Diğer tüm kayaçlardan farklı olarak, karbonik asitli suda eriyen bu kayaçlar çok özel yüzey şekillerine sahiptirler.
Kalker ise kireçtaşı dahil olmak üzere, içinde CaCO3 bulunduran tüm bu karbonatlı kayaçların genel ismidir.
Karbonatlı kayaçlar arasında en yaygın olan ise kireçtaşıdır. Kireçtaşının en temel özelliği yüksek oranda kalsit içermesidir.

ÇEVRE / KORUMA

1993 yılında çalışmalarına başlayan Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri (TAY) Projesi, Türkiye kültür ve doğal varlıklarının bir envanterinin çıkartılması ve bu bilginin uluslararası platformda paylaşılması amacına yönelik olarak tasarlanmıştır. Bu proje kapsamında şimdiye dek onbinlerce yerleşim envanterlenmiştir ve veri tabanı her geçen gün yeni katkılarla zenginleşmektedir. Tümüyle gönüllülük esasına göre yürütülen bu proje kapsamında, 6 kişilik bir ekibin 2 yıllık zorlu çalışmasıyla 2006 yılında tamamlanarak internet ortamında ve basılı olarak yayına başlayan Türkiye Mağara Envanteri ise TAY Projesi'nin Türkiye doğasına yönelik ilk envanteridir. TAY Projesi kapsamındaki diğer tüm envanterler gibi Türkiye Mağara Envanteri de her yıl yeni yayınlar taranarak güncellenmektedir.

En yakın Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu'nu tespit edip bildirim yapmanız gerekir. Bunun dışında ne birileriyle sohbet sırasında sözlü olarak bahsetmenizi, ne de gezi raporu ve/veya yayınlarınızda yer vermenizi önermiyoruz. Defineciler duydukları anda mağaranın canına okumak için hazır bekliyorlar.

Yarasalar gerçekten olağanüstü canlılardır. Niye mi?

  • Gerçek anlamda uçabilen tek memeli cinsidir. Uçma yeteneğine sahip olduğu söylenen diğer tüm memeliler (Uçan sincaplar vb), kanat çırparak uçmaktan ziyade süzülerek ve ancak kısa mesafeleri katedebilirler. Oysa yarasaların parmak aralarındaki deri yayılarak kanat şeklini almıştır ve kollarını değil, yalnızca tamamen açtıkları aşırı uzun parmaklarını hareket ettirerek uçarlar.
  • Dünya çapında 1100 değişik tür ile tanımlanmış memeli türlerinin %20'sini oluştururlar!
  • Esasen kör oldukları halde ekolokasyon, yani yaydıkları ses dalgalarının yansımalarını izlemeye dayanan gelişmiş bir yön bulma yöntemi ile inanılmaz hassasiyette ve hızda çevrelerini algılayabilirler. Yaydıkları sinyal, insan kulağının duyamadığı bir frekansda olsa da 130 desibele varan gücü ile uçan hayvanlar arasında en güçlü seslerden biridir. Bazı türlerde bu mekanizma o kadar gelişmiştir ki, yaydıkları sinyalin frekansı duyma eşiklerinin ötesinde iken, ileriye olan hareketlerinin yol açtığı Doppler kayması neticesinde, dönen yansıma, duyma eşiklerine düşer ve hem kendi hareketlerini hem de avlarının konumunu büyük bir hassasiyetle belirleyebilirler.
  • Birçok bitkinin üremesi ve meyve tohumlarının yayılmasında kritik rol oynarlar. Bazı tropik bitkiler, polenlerinin yayılımı için tamamen yarasalara bağımlıdır.
  • Zararlı böceklerin kontrolünde önemli bir ekolojik rol oynarlar. Dünya çapındaki tüm yarasa türlerinin en az dörtte üçünün temel besin kaynağı böceklerdir. Ve bir yarasa her gün vücut ağırlığının üçte biri kadar böcek tüketir. Bu, bir tek yarasa için bir kaç saat içinde yüzlerce böcek anlamına gelmektedir. Ya da farklı bir deyişle 1000 yarasalık bir koloninin her yıl 4 ton böceği yok edeceği anlamına gelmektedir. Yarasaların yok olması durumunda böcek nüfusunun anormal şekilde artacağı aşikardır.

Pek değil. Yaklaşık 1.100 farklı türle, doğada var olan tüm memelilerin 1/5’ini oluşturan yarasalar hemen her şeyle beslenirlerse de büyük bir çoğunluğu sadece böcek yer. Öte yandan, Güney Amerika ve Uzak Doğu’da yaşayan bazı türler meyva yerken diğer birkaç farklı türün kurbağa, balık gibi ufak hayvanlarla beslendikleri bilinmektedir. Yurdumuzda tesbit edilen 39 türün tümü, bilinen yarasa türlerinin çoğunluğu gibi böceklerle beslenmektedir.

Kanla beslenen ve vampir yarasa olarak bilinen tür ise sadece Brezilya, Şili ve Arjantin’de yaşamaktadır ve sayıları çok azaldığı için koruma altındadır. Bunların da - efsanelerin aksine - insanlardan kan emmesi söz konusu değildir, yalnızca sığır vb hayvanlardan beslenirler.

"Take Nothing but Pictures, Leave Nothing but Footprints, Kill Nothing but Time"
(Fotoğraf dışında bir şey alma, ayak izleri dışında bir şey bırakma, zaman dışında bir şey öldürme)

Klasik mağaracı düsturu; kulağa çok hoş geliyor ama ne kadar özen gösterirsek gösterelim geride bıraktığımız yalnızca ayak izleri olmuyor. Kaldı ki Kartchner Mağaralarında yirmi yıl önce ilk araştırmacıların bıraktığı ayak izleri bugün hâlâ görülebiliyor, üstelik her sene mağarayı su basıyor olmasına rağmen.

Yeryüzünde işleyen güneş ışını ile parçalanma, rüzgâr ile sürüklenme gibi doğal temizleme mekanizmaları mağaralarda yok, olanlar ise çok yavaş. Canlı bir oluşuma eldivensiz dokunulduğunda  büyümesi durur. Narin bir makarna oluşumu dikkatsiz bir şekilde kırıldığında tekrar büyümesi aktif bir mağarada binlerce yıl alabilir, fosil bir mağarada ise geri gelmeyecek bir kayıptır. Kirletilen travertenler hç bir zaman eski pırıltısına kavuşmayabilirler.

Bunun dışında herhangi bir mağarada, onbinlerce yılda evrim geçirerek başka hiç bir canlının varolamayacağı bu ortama adapte olmuş, dünyanın başka hiç bir yerinde yaşamayan canlı türleri olabilir. Şartların zorluğu gereği bunların sayısı fazla olmayacaktır. Yaşadıkları ekosisteme küçük bir müdahale bile sayılarını nüfusun kendini idame ettiremeyeceği düzeye düşürebilir.

Bir de çok özel canlılar olan yarasalar var tabii. Kış uyusunda rahatsız edilen bir yarasa, depoladığı besini harcayarak ölecektir. Mayıs, Haziran aylarında yeni doğum yapmış dişi yarasalar yavrularını kanatlarının içine sararak tutarlar. Eğer bu dönemde anne bilinçsiz bir şekilde rahatsız edilir ve uçmak zorunda kalırsa yavru yere düşer ve ölür.

Ayrıca, dikey mağaralarda güvenli iniş / çıkış yapabilmek için çaktığımız boltlar da var. Bunların herbiri arkamızda bıraktığımız çirkin birer leke. Tüm bunların çok iyi bilinmesine karşın halâ mağaralarda, ortaya boşaltılmış karpit tozuna varan şekilde, mağaracı kökenli hasarlar görmek gerçekten çok üzücü.

Dolayısıyla, içeride define arayan köylüleri hariç tutarsak ve her ne kadar büyük bir çelişki de olsa, mağaralara en büyük zararın mağaracılar tarafından verildiğini kabul edebiliriz.

Ayı saldırmaz normalde, tehdit unsuru veya sebep lazim 

a. Bölgesine girmeniz (izlerden anlaşılabiliyor)
b. Yanında yavrusu olması (yakındaysa dağıtır)
c. Çok aç kalmış olması

Not: Bir de kuduz olursa çok pis dağıtıyor. Oana anlatmıştı, çadırın içinde uyuyan adamın suratını ısırmış.

Saldırmaması için:

  • Genelde kullandığı su ve yemek kaynaklarının yakınında kamp atmayın (izlere bakın yani - pençe izi (ağaçta veya yerde), dışkı, tüy çok fazlaysa)
  • Uzaktan gördüğünüzde bağırıp çağırmayın, taş atmayın (yapan var, gülmeyin :), yavaşça yürüyerek uzaklaşın.
  • Ateşe gelmez kuralına inanmayın, hatta merakını cezbeder.
  • Yiyeceğinizi kamptan 60 m uzakta saklayın, pişirin ve tüketin (yavaşça uzama şansınız olur).
  • Yakınınızda ayağa dikelmiş veya saldırıya hazırlanıyorsa yavaşça yürüyerek uzaklaşın - koşmayın.
  • Dibinizdeyse ve "Kaçış yok!" diyorsanız cenin pozisyonunda yere yatın ve kımıldamayın. Biraz döver gider.
  • Doğada kozmetik malzemesi kullanmayın. Özellikle vanilya kokulularını :). Şekerli, meyveli, baharatlı kokular da buna dahil.
  • Silahınız varsa kullanmadan önce düşünün. Yanlış hatırlamıyorsam fişeklerde 12 ve üstü hiç bir şey yapmaz. Özellikle kuş saçmaları. Korkutur falan sanmayın. Hiddetlendirir sadece. Onun yerine havaya ateş açabilirsiniz, fakat yakındaysa yine saldırır.
  • Mağaraya girmeden önce iz var mı diye bakın. Kış uykusundan uyandırırsanız 2 dk. şansınız var. Tabii siz daha yakınına gelmeden sese uyanacağı için vaktiniz az. Genelde kaçma eğilimi gösterirlermiş kaynaklara göre. Önünde durmayın, çıkışı boşaltın.

Bunların haricinde koşarak kaçarım, boynuna atlarım, böğrüne bıçak sokarım, gözüne dal sokarım, benim kafa 2 ton çeker falan yalan....

  • Ağaca tırmanabilirler
  • Sarp arazide hızlı hareket edebilirler.
  • Yüzebilirler
  • 60 km civarında bir hızla koşabilirler (Grizzly için bu tabii, Türkiye'de 40-50 falan yaparlar Tofaş modelleri, 50 km hıza çıkarım dersen koş :)
  • 1.70 - 2.50 arası değişir boyları (Grizzly 3 m)  
  • Ağırlıkları (70 - 250 kg arası)
  • Geniş yapraklı ve karışık ormanları, makilik alanları, bozkırı ve sarp dağları severler. 2800 m yüksekliğe kadar dağılım gösterebilirler (A. Demirsoy)
  • Eylül-Mayıs arası yarı kış uykusu halinde olabilirler (çünkü aslında kış uykusu uyumazlar). Zamanı daha kısa olabilir.
  • Ne bulurlarsa yerler. Et - Ot. Omnivor yani. İyi de avcıdırlar.
  • Koku alması, görüşü, duyusu bizden iyi. 
  • Mağarada yatacağım diye bir derdi yok. Kendi yuvasını kendi de hazırlayabilir. 
  • Köyden kız kaçırma hikayesi yalan, zaten kromozomu tutmuyor.

* Saldırı anında koşmaya başladıysanız, bilinen tek yöntem bayır aşağı koşmanız. Orada yuvarlanma ihtimali var derler. Denemedim. Deneyen olursa heyecanla dinlerim :)

Eh, madem doğanın üvey evladıyız... Madem doğayla savaşma, seviş, yasasına uyuyoruz. Ayıcık kardeşlerimizi tanıyalım, bulaşmayalım.

Bir de kutup ayıları var ama biz ona ancak çölde rastlarız :)

Çağan Çankırılı

İşlenmemiş guanonun kilosu 10 TL'ye alıcı buluyor. Ancak bu işten para kazanmak pek de mümkün değil. Öncelikle Türkiye'de, Uzak Doğu ülkelerinde olduğu gibi, içinde birarada yüzbinlerce yarasa yaşayan mağaralar yok, dolayısıyla öyle tonlarca guano bulunan mağaralar mevcut değil. Öte yandan, mağara ve yarasaları koruyan yasalar var ve bir şikayet durumunda ödeyeceğiniz ceza sebebiyle bu işten karlı çıkmanız çok zor. Şu anda bile mağara guanosu topluyorsanız, yukarıdakı nedenlerden dolayı cezaya çarptırılabilir ve kiraladığınız mağaradan olabilirsiniz.

Mağaralarda bulunan guanolar, pek çok canlıya ev sahipliği yaparlar. Guanonun çıkarılması mağaradaki ekosistemi bozar ve bu ekosistem çok hassastır. Bir canlının yok olması veya sayılarının azalması bile tüm mağara içi yaşam sistemini sekteye uğratır.  Yapılan çalışma kışın yapılıyorsa, uyanan yarasaların neredeyse hepsi, kış uykusu için depoladıkları besini harcayacaklarından dolayı ölürler. Diğer mevsimlerde de ekosistemi bozulan mağara yüzünden veya çalışanlardan ürktüklerinden, yarasalar mağarayı hatta bölgeyi terk edeceklerdir. Yarasalar besin piramidinde en yüksek noktalarda olduklarından, bölgenin ekosistemi bozulacaktır. Basit bir örnek vermek gerekirse, bir yarasanın bir gecede kendi ağırlığı kadar böcek yediğini düşünecek olursak; bir koloninin ortadan kaybolması, bölgede böceklerin, tarım zararlılarının aynı oranda artmasına sebep olacaktır. Bunu önlemek için zirai ilaç kullanılacak, bu ilaçlar da diğer canlıları, toprağı, yediğimiz besini ve suyu kirletecektir. Bu da hem doğaya zarar verecek hem de insan sağlığını kötü etkileyecektir. 3 - 5 kuruş kazanmak için insanların aslında kendileri dahil kimlere ne kadar zarar verdiğini bu örnekte görüyorsunuzdur.

Karpit (CaC2), su (H2O) ile birleşince, asetilen gazı (C2H2) ve kalsiyum oksit (CaO) oluşur.
Kullanılmış karpit dediğimiz kalsiyum oksit (CaO), su ile temas ettiğinde sönmüş kireç dediğimiz Ca(OH)2 haline dönüşür. Bu da uzun süre içerisinde, havadaki CO2 gazıyla birleşerek kireç taşına (CaCO3) dönüşür. Bu son ürün zararlı değildir. Kireçtaşı mağaralarının ana kayası ile aynı malzemedir.
Ancak;
Sönmüş kirecin, havadaki karbondioksit ile birleşip kireç taşına dönüşmesi yüzey alanına bağlı olarak uzun zaman alır ve bu süre içerisinde, bazik etkisinden dolayı, yerüstü ve yeraltı sularının pH değerini yükseltip su ve kara canlılarına zarar verir. Ayrıca görsel kirlilik de oluşturur. 
Zaten Tehlikeli Atıkların Yönetmeliği’nde de katı haldeki bazlar ile ilgili yasal düzenlemeler getirilmiştir.
Sonuç olarak;
Bazik etkisine ilave olarak, çevre etiği ve görsel kirlilik de düşünülerek, karpit atığı çok şart olmadıkça doğaya terk edilmemeli, nasıl getirildi ise, o şekilde geri götürülmeli ve belediye çöplüğüne atılmalıdır.

Metin Albukrek

Evet, özellikle düzenlemesi ve işletmesi, bilinçsiz ve denetimsiz şekilde yapılan mağaralar hasar görüyor. Hem de ağır bir şekilde. Bu ağır hasarın önüne geçilmesi için de tüm mağaracıların aktif olarak çaba göstermesi gerektiğini düşünüyoruz.

Hiç bir mağaranın hiç bir koşulda turizme açılmamasını sağlamak mümkün değil. Bu nedenle;

* Turizme açma kararının belirli kriterlere uyması,
* Turizme açmadan önce her boyutuyla bilimsel araştırmalar için yeterli zaman tanınması ve
* Turizme açılması için yapılan işlerin belirlenecek standartlara uygunluğunun temini koşullarının sağlanması gereklidir.

Ne yazık ki yurdumuzda hala ne bu kriter, standart ve şartnameler, ne de bunların yürütmesini denetleyecek yönetmelikler oluşmuş değildir.

TEKNİK

Yüksekten düşüp sert kayaya çarparak şok yiyen bir karabinin içinde gözle görülemeyecek mikro-çatlaklar oluşabileceği, bu mikro-çatlakların çekerini düşüreceği için bu karabinlerin bir daha kullanılmaması, atılması gerektiği şeklinde yaygın bir inanış bulunmaktadır. Bu inanış ne kadar doğru ya da yanlış, her iki yönde de ikna edici, ciddi bir doküman bulmak imkânsız.

Yanlış olduğuna dair web'de dünya kadar sayfa var (örneğin bkz ve bkz). Forumlarda konu gündeme geldiğinde yazanların büyük çoğunluğu da yanlış olduğuna katılıyor. Hiç bir imalatçı da kullanım kılavuzunda böyle bir uyarıda bulunmuyor. Ancak her iki görüşü dile getirenler de yazılı bir kaynağa ya da yapılmış bir teste refere edemiyorlar. Yukarıdaki linklerde sözedilen iki testin raporu da ortada yok.

Aslında "şüphen varsa atacaksın" ya da "yaşama değer biçilebilir mi?" şeklinde yaklaşırsak tereddüt etmeksizin atmamız gerekir. Ama yine de bu konuda yazılıp/çizilenlerin üzerinden bir geçelim.

Ortada olmayan REI testinde, karabinalarin 10 metre yükseklikten 6 kere beton yüzeye düştükten sonra test edildiği ve çekerlerinde hiç bir düşüş gözlenmediği söyleniyor. Black Diamond firmasının El Capitan tırmanış duvarı altından topladığı karabinalara yaptığı testten de aynı sonuca ulaştığı iddia ediliyor. Alüminyum karabinalarda neden mikro-çatlaklar olmayacağı ve olsa da gözle görülür boyutta olmadığı sürece tehlike arzetmeyeceği, çeşitli "teknik" argümanlarla savunuluyor. Sadece bunları okursanız ve ikna edici buluyorsanız gönül rahatlığıyla şok yemiş karabinalarınızı kullanmaya devame edebilirsiniz.

Ancak ayrıntılı bazı ilave bilgiler keyfinizi biraz kaçırabilir. Bir forumda NASA'da malzeme mühendisliği yaptığını söyleyen biri, mikro-çatlakların oluştuğu anda bir problem yaratmasa bile devam eden kullanım boyunca stress noktasından ilerlediğini ve bir zaman sonra karabinin gerçekten de beklenmedik şekilde kırılabileceğini iddia ediyor. Ve özellikle dağcı/kaya tırmanıcıları ile mağaracıların karabin kullanımındaki önemli bir farklılığa dikkat çekiyor. Tırmanıcıların karabinleri normal kullanımda yük taşımıyor, ancak olağandışı durumlarda yük biniyor. Oysa mağaracıların karabinleri sürekli yüklenme-boşalma döngüsünü yüzlerce defa yaşıyorlar, özellikle SRT setindekiler. Bu nedenle olası mikro-çatlakların yürüme ve hayati tehlike oluşturma ihtimali mağaracılıkta daha fazla.

Bu argüman doğru ise REI ya da Black Diamond'in testleri de anlamsız kalıyor. Bir karabin çarpma sonrası yapılan tek bir testte sağlam çıkabilir. Ama kimse, çarpma sonrası uzun süreli kullanımda malzeme yorulmasından kaynaklanan zayıflamaları inceleyen bir teste kalkışmış değil.

  • Göğüs çaprazının gergin olmasına dikkat
  • Ayaklarınızı ileri değil, geriye ve aşağı doğru basın
  • Her yükselme hareketinin son kısmında göğsünüzü ipe yaklaştırarak olası her cm'yi kazanın
  • Üzengi ve el cumarı bağ uzunluğu doğru ayarlı olsun (bkz. bu konulardaki ayrı S.S.S. maddeleri)
    Ayarsızlık varsa üşenmeyin, durun; ip üstündeyken bile iyileştirici bir kaç ayar yapabilirsiniz.
  • İp göğüs cumarından rahat kaymıyorsa ayaklarınızın arasına sıkıştırmayı deneyin
  • Eğimli kayadaysanız üzengi yerine doğal basamakları kullanmak bazen daha pratik olabilir
  • Çıkışa başlama noktasında doğal tüm yükseltilerden yararlanıp ipe olabildiğince yukarıdan girin

100 kg ağırlığında bir kütle, 1 metre mesafe düştüğünde 1 metre uzunluğundaki göbek bağına binen yük (fall factor=1), yaklaşık 6000 N. Yani 600 kilograma karşılık gelen bir yük. Test Beal'in Antipodes tipi 10.5 mm yarı-statik ipi ile yapılmış.

Heterophoria, iki göz ekseninin paralel olmamasından kaynaklanan bir durumdur. Farkında değilseniz, kullandığımız hassas pusula ve klinometrelerde sağlıklı ölçüm almayı engelleyebilir. Sizde olup olmadığını şu şekilde kontrol edebilirsiniz: önce öğretildiği şekilde iki gözünüzü de açık tutarak sabit bir hedefe karşı pusuladan değer okuyun, sonra açıktaki gözünüzü elinizle örtün. Eğer okuduğunuz değerde bir değişiklik olmuyorsa sorun yok demektir ve iki gözünüz açık olarak ölçüm almaya devam edebilirsiniz.

Heterophoria probleminiz olduğu halde ölçüm almanız gerekiyorsa, bir gözünüz kapalı olsun ama pusulayı biraz aşağıda tutarak cihazın üzerinden hedefi görecek şekilde bakın. 

Bu kontrolü yapmadan hiç bir şekilde mağarada ölçüm almayın. Yanlış alınan ölçümler yalnız sizin değil onlarca insanın emeğinin heba olması demektir.

Bu bağ gerildiğinde, yani ipte el cumarına asılı kadığınızda elinizle cumarın mandalına ulaşabiliyor olmanız gereklidir.

Bu durum normal koşullarda hiç bir zaman gerçekleşmediği için olsa gerek bu ayarın pek önemsemediğine şahit oluyoruz. Oysa bunun gereğinden uzun olmasının da kısa olmasının da sakıncaları var. Gereğinden kısa ise her çıkış hareketinde el cumarını olabildiği kadar itmenizi sınırlayarak katedebileceğiniz mesafeyi azaltır ve daha çok enerji harcamanıza yol açar. Gereğinden uzun ise el cumarında asılı kaldığınızda mandala ulaşamadığınız için kendinizi kurtarmakta zorlanabilirsiniz (buna kısaca ampul olmak diyoruz).

Diğer ayarlar gibi bu da ip üzerinde deneme-yanılma ile yapılmalıdır. Oturduğunuz yerde kaba bir ayar yapabilirsiniz tabii ama ip esnemesi, düğümlerin oturması gibi nedenlerle ince ayar mutlaka ip üzerinde gerçek koşullarda yapılmalıdır.

Bu bağın en az 8mm kalınlıkta dinamik ipten olması ve kesinlikle perlon kullanılmamasını ayrıca belirtmeye gerek yok.

Üzengide ayağa kalktığınızda göğüs cumarının üst kısmı, el cumarının mekanizmasının (tutamacının değil) hemen altına kadar ulaşıyor olmalıdır. Aksi takdirde her çıkış hareketinde katedebileceğiniz mesafenin tümünü kullanmıyorsunuz ve bu yüzden daha çok enerji harcıyorsunuz demektir. Bunun kaba ayarını ayakta durarak yapabilirsiniz ama enerjinizi en verimli şekilde kullanmak istiyorsanız, ince ayarı mutlaka ip üzerinde yapmalısınız.

Bu sorunun tek ve mutlak doğru bir cevabı olduğunu mu düşünüyordunuz? Basılı yayınlara bir bakalım :

Kuşananın kendi bakış açısına göre soldan sağa sırayla: 

VERTICAL
 (Al Warild,
2007 baskısı)
ON ROPE
(ABD National Speleological Society, 1996 baskısı)
Alpine Caving Techniques
(G. Marbach, B. Tourte; 2002 baskısı)
el cumarı emniyet bağı
çanta taşıma karabini (kullanıyorsanız)
göbek bağı
göğüs cumarı
desandör karabini
sürtünme karabini
desandör karabini
sürtünme karabini
göğüs cumarı
göbek bağı
el cumarı emniyet bağı
göbek bağı
desandör karabini
sürtünme karabini
göğüs cumarı
el cumarı emniyet bağı

Netice? Her üç kitapta da kişisel tercihlere göre farklı uygulamalar olabileceği belirtiliyor. Dolayısıyla başlangıçta eğitmeninizin önerdiği sıralamayı uygulayın. Yaşadığınız sıkıntılara/zorluklara göre zaman içinde en rahat ettiğiniz kombinasyonu bulabilirsiniz.

Dikkate alabileceğiniz bir kaç nokta :
- Göğüs cumarının, desandörün sağında olması, mandalın rahat açılabilmesi açısından önemli (özellikle ip üzerinde inişten çıkışa geçmek gerekirse)
- Bir yandan da çıkıştan inişe geçme ihtiyacında göğüs cumarının solda, desandörün sağda olması kolaylık sağlıyor.
- Göbek bağının cumarın solunda olmasında yarar var. Göbek bağına yük bindiği durumda cumarın hareketini/rahat çalışmasını etkileyebilir. Sağında, mandal tarafında olmasındansa solda olması daha az etkileyecektir.

Şu düğümün (tıklayın) klasik sekizliye göre çeşitli avantajları var. Literatüre göre dayanma gücü sekizliden daha fazla (The Lyon Equipment report, 2001). Çok daha az ip yiyor. Ayrıca karabini sıkı sıkıya boğduğu için karabin serbestçe dönemiyor, elinizi her attığınızda doğru yönde buluyorsunuz.

Yalnız dikkat! Bu düğümü yanlış atmak da mümkün, yanlış atıldığında kayma yapıyor ve bitmiş halinde malesef yanlışı ayırtetmek çok zor.

Doğru atıldığında yük bindikçe sıkışan bir düğüm olmasına karşın her iki uçtan da sıkmak çok önemli, gevşek bırakılırsa çözülebilir.

Evet. Suunto ve Silva marka pusula/klinolar su ve toz geçirmez. Ama bu cihazların üstündeki şeffaf kısımlar cam değil, pleksiglas olduğu için, üstüne kuvvetli bir baskı gelirse pleksiglas esner ve etrafındaki izolasyonu sağlayan slikonlar gevşer. Bu durumda da su, toz ve herşeyi geçirir hale gelir. Tedavisi yok. Bu nedenle, pusula ve klinonuzu mağarada taşırken, örneğin boynunuza asılı şekilde dar galerilerde sürünürken, sıkışıp ezilmemesine özen göstermelisiniz.

Bu dönem için zor bir soru. LED lambalar inanılmaz gelişme katediyor. Aydınlatma seviyeleri öyle bir noktaya geldi ki artık neredeyse temel problemlerden biri, kask lambalarının birbirimizin gözünü alarak görme zaafına yol açacak olması. Abartma demeyin, deneysel olarak özel imalat lamba kullananlarla gerçekten yaşıyoruz bu sorunu. İnanmıyorsanız  şu ürüne bir bakın. Şu anda kullandığımız lambaların aydınlatma gücü 67 lumen iken bu ürününki 1450 lumen! Teknolojinin nereye gitmekte olduğuna dair bir fikir verebilir.

Üstelik bu yeni teknoloji LED lambalar eski halojen ampullere göre çok daha az güç harcadıkları için tek bir batarya/pil takımı ile çok uzun süreli aydınlatma sağlayabiliyorlar.

Üstelik karpit lambaların oranla çok daha az zararlı. Bir kere is derdi yok, kayalarda / duvarlarda leke bırakma derdi yok. Mağarada karpit değiştirdiğinizde yanmış karpiti özenle muhafaza etme, dışarıya taşıma derdi yok.

Peki o zaman mağaracının vazgeçilmezi gibi görünen karpit lambaları, tarihin tozlu raflarında yer alacak bir antikaya mı dönüşüyor artık? Herkes bu fikirde değil. Karpit lambası kullanımının hala avantajları var.

Kimisi sarı, nostaljik ışığını seviyor. Özellikle mağara fotoğrafı çekiyorsanız karpit lambası ışığının yarattığı ambiyansı başka türlü sağlamak zor. Kimisi ise  ısınmasını seviyor. Acil bir durumda bu ısının avantajı gerçekten de büyük.

Kimisi geniş açılı aydınlatmasını seviyor. Ne kadar güçlü olursa olsun, tüm elektrik lambaları neticede baktığınız yönde dar bir alanı aydınlatmak durumunda. Oysa karpit lambası hacmin tamamını aydınlatıyor. Bir yeraltı salonu, üç elektrikli lamba yerine üç karpit lambası ile aydınlandığında bambaşka bir görüntü olabiliyor.

Kimisi ise güvenilirliğini seviyor. İlk anda karpit lambası gibi bir aygıtın "Daha Güvenilir" olarak tanımlanması garip gelebilir ama ne problem çıkarırsa çıkarsın, mağara koşullarında çözebileceğiniz bir cihaz karpit lambası.

 

Yüksek çözünürlüklü resimler üzerinde yapılan son araştırmalar Mars’ta mağaralar olabileceğini gösteriyor. Her ne kadar mağaraların büyük bir kısmı karbonatlı kayaçların karbonik asit içeren sular ile çözünmesi sonucu oluşmakta ise de, hem Mars’ta milyonlarca yıl önce su bulunduğunun nerede ise kesinleşmiş olması, hem de farklı bir grup mağaranın bu tür çözünmeye ihtiyaç duymadan her tür kayaçta oluşabilmeleri Mars’ta mağaralar olması olasılığını mümkün kılmaktadır. NASA tarafından çekilen termal fotoğraflar bu tür “obruk”ların akşamüstleri çevrelerinden daha serin, geceleri ise daha sıcak olduğunu göstermektedir. Bu da bir yer altı boşluğunda olması gereken özelliktir.

Bu sorunun da cevabı galiba evet. Ocak 2010'da Geophysical Research Letters'da yayımlanan çalışmaya göre yandaki resimde gördüğünüz delik, uzun erişimli yeraltı tünellerine açılıyor olabilir.

Bu tüneller, dünyadaki lav tüpleri gibi, eriyik akışkan kayanın üst kısmının soğuyup katılaşmasından sonra alttaki lavın akıp giderek gerisinde boş bir kanal bırakması ile oluşmuş. Ay'daki yüzey şekilleri incelendiğinde bu tür tünellerin varlığından şüpheleniyordu ama yüzeye ilk açılım, Japonya'nın Kaguya uzay aracının aldığı resimler ayrıntılı incelendiğinde keşfedildi.

Resimdeki bacanın çapı 65 m, derinliği ise en az 80 m. Yüzey şekillerinden yürütülen tahminlere göre açıldığı lav tüpü 370 m genişliğinde olabilir!

 
Öncelikle sitemizi gezdiğiniz için teşekkür ederiz. Obruk Dergisi ve Mağara Araştırma Grubu olarak görevimiz mağaraların keşfi, bilimsel olarak incelenmesi ve sonuçların arşivlenmesidir. Sizin de sitemizde gördüğü gibi bizler mağara turizmi, mağaralarda sağlık turizmi veya benzeri organizasyonlar yapmadığımız gibi, bu tür çalışmalara şiddetle de karşıyız.
 
Bunun sebebi, öncelikle bize sorduğunuz sorunun cevabı olarak: Mağara tedavisi (speleoterapi) olarak ülkemizde yapılan ve genellikle astım ve diğer bazı hastalıklara iyi geldiği iddia edilen çalışmaların bilimsel hiçbir yönü olmamasıdır.
 
"Mağara tedavisi, hipnoz, akupunktur, dusuk enerjili lazer, biyorezonans, ayurveda,
homopati, yoga, meditasyon gibi bazı tedaviler konusunda yapılmıs olumlu yayınlar
olmasına rağmen henuz kanıt duzeyinde plasebo kontrollu ve cift kor calısmalar yoktur." Türkiye Eczacılar Birliği
 
(Umarım bu alıntının üzerine, mağarada akapunktur ve yoga ile ilgili bir sss daha açmak zorunda kalmam)
 
Türkiye'de elbette bazı mağaraların bu tip tedaviler için kullanıldığı herkes tarafından bilinmektedir. Ancak, elimizdeki en "cansız" örnek olan Damlataş Mağarası örneğinde olduğu gibi, içerisinin turizme açılmasından sonra, misafirler (müşteriler) rahatsız oluyor diye içerideki "endemik" canlı türlerin ilaçlama yolu ile yok edildiğini duymak hepimizi üzmüştür. Ayrıca, içeride misafir-müşteri rahatı için yapılan inşaat da mağaranın jeomorfolojik özelliklerin tahrip etmiştir ki, ne yazık ki bu konuda ki örnekler çoğaltılabilir.
 
Mağaraların genel olarak bu tip hastalıklara iyi gelmesi iddiasının temel sebebi, mağaraların dış ekosistemden çoğunlukla izole olması ve bu yüzden içeride allerjenlerin bulunmadığı iddiasıdır. Bu da her zaman geçerli olan bir durum değildir çünkü pek çok mağaranın özellikle girişinde ve içerisinde çeşitli hayvanlar, bitki polenleri ve özellikle yüksek miktarda toz bulunabilmektedir. Bu durum da mevsimden mevsime veya dönemsel olarak değişebilir ki emin olun, sadece tek satırlık bilimsel olarak konuşmuyorum: İçeride kalkan toz yüzünden nefes almanın mümkün olmadığı pek çok mağaraya girmişimdir.
 
Ayrıca, iyi geldiği iddia edilen mağaraların şifacı(?) etkisi konusunda kontrol gruplu ve bilimsel olarak ciddiye alınacak hiçbir yayın ve makale bugüne kadar elimize geçmemiştir. İçeride bazı astımlı hastaların rahat etmesi konusunda ki tek doğru taraf, "bazı mağaralarda" yüksek nem yüzünden toz bulunmayışıdır ki bu konuda ölçümlenerek yapılmış hiç bir bilimsel yayın da yoktur. Mağaralar sadece bu açıdan temiz oda gibi bazı teknik imkanlara benzetilecek olsa da, bu da bilimsel olarak incelenmemiştir.
 
Yukarıda bahsi geçen nedenlerden ötürü, mağara sağlık turizminin şu an için ciddi bilimsel dayanakları olmadığı gibi ne yazık ki bu tip özendirmeler sonucu milli varlığımız ve zenginliğimiz olan mağaralarımız rant uğruna tahrip edilmekte, ekosistemleri bozulmakta ve insanların yanlış inanışlara bel bağlamasına sebep olmaktadır.
 
Yine bu nedenlerden ötürü, sizin de gördüğünüz üzere, Türkiye'de ve dünyada bu işin uzmanı olduğu iddia edilen kişiler bilimsel olarak ortaya geniş bir literatür koyamadan atıp tutmaktadırlar. Biz, bilimsel çalışmalar yapan bir grup olarak, ne yazık ki sizlere bu konuda yardımcı olamıyoruz. Umarım sebeplerimiz konusunda sizleri aydınlatabilmişizdir.
 
(E-posta ile sorulan bir soruya cevap olarak)
Obruk Dergisi ve o'mag Mağara Araştırma Grubu adına
 
Çağan Çankırılı