Karanlık Çeşitlemeler
"Ben, önümde uzanan sonsuz karanlığa bir kibrit alevinin ışığını tuttum, benden sonra gelenlerin bu ışığı daha ileriye taşıyacaklarına inanıyorum."
Bu sözlerin sahibi olan Marcel Loubens, 1952 yılında Pierre Saint Martin'in 354 metrelik inişinde düşerek öldü. Yıllar sonra bugün, ilk araştırmasına katıldığı ve bulduğu salona onun ismi verilen bu mağara, -1342 metre derinliği ile dünya klasmanında 18. sırada yer almakta.Loubens'in öldüğü yıl inilebilmiş en derin mağara -603 metre ile Dent de Crolles iken, bugün Voronya’da - 2191 metreye ulaşılmış ve dünyada 70 den fazla mağaranın derinliği 1000 metreyi geçmiş durumda. Bu anlamda, Türkiye'den Meksika'ya, İtalya'dan Rusya'ya kadar bütün ülkelerde, mağaracıların Loubens'in o küçücük ışığını yıllar boyunca sürekli ileriye götürdüklerini söyleyebiliriz.
Ama sadece bu anlamda mı? Sadece en derin ve en uzuna doğru mu?
Daha derin ve daha uzun mağaraların peşindeki o bitmek bilmeyen hırs, aslında insanoğlunun doğa ile mücadelesinden çok, kendi rekabetçi doğasının bir parçası. Bu rekabetten dolayı, mağaracılar daha önce bulunmuş, araştırılmış bir mağaraya girmektense sürekli olarak yeni mağaralar keşfetme dürtüsü taşıyorlar. Belki bu rekabet, sonunda mağaracılığa bir katkıda bulunuyor ama yeni, daha derin veya daha uzun bir mağara bulmayı bireysel bir zafer olarak görmek bence, bireyin bakış açısının darlığını ispat etmekten ileri geçemiyor. Bir mağarayı keşfetmiş olmanın mağaracı için olağanüstü bir haz olduğunun bilincindeyim. Gelişen teknolojik imkanlarla doğa keşiflerinin tükendiği günümüzde, bu kadar az bir malzeme ile bir doğa keşfinde bulunmak hiçbir insanın reddedemeyeceği bir haz. Ama, burada unutulmaması gereken nokta, o mağaracının yanına kalacak yegane karın da o haz olacağıdır; yoksa bir mağarayı keşfederek tarihe geçmeyi hayal etmek bir saflıktan ibarettir. Dolayısıyla, mağaracılık sadece bir keşifler listesinden ibaret değildir ve olmamalıdır. Bugün, 1981 yılında Borneo Adası'nı araştıran ekipten hangi İngiliz mağaracının Nasib Bagus Mağarası'nı bulduğunu bilmiyoruz. Ama bu ekibin, mağaranın 1200 metre içindeki Sarawak Salonu'na ilk girdikleri zaman duydukları hazzı tahmin edebiliriz. En alçak yerinde tavan yüksekliği 70 metre olan, 163 dönüm büyüklüğündeki bu salonla ilgili olarak raporda şunlar yazmaktadır:
"Ölçümler bu salonun büyüklüğünü yansıtsa bile büyüsünü yansıtmaktan uzaktır. Burası her türlü hayalin ötesinde, bambaşka bir dünya idi."
1981 yılında bulunmuş ve ölçülmüş olmasının, bugün bu salona yeniden giren bir mağaracının aynı keyfi duymasını engellemeyeceğini düşünmekteyim. Bu satırları okurken benimle aynı duyguları paylaşıp, öte yandan "Eee, ne ilgisi var yani ?" diyenlere şunu sormak istiyorum;
Siz, eğitim ya da devam eden bir araştırmayı tamamlamak gibi amaçların dışında, sadece gezmek ve görmek için bir mağaraya girdiniz mi?
Cumayanı, Düdensuyu, Kocain ya da Maraspoli gibi mağaraların hiçbirini görmeden mağaracı olduğunu düşünen birçok insan vardır. "Bu şekilde mağaracı olunmaz" gibi ukalalıklar yapacak değilim, herhalde olunuyordur. Ama, merak ettiğim, bu işin zevkine ve kültürüne varmadıktan sonra, sırf heyecan ya da macera için neden bu kadar zahmet çekildiği. Aynı heyecanın benzerini, gecenin bir saatinde herhangi bir duvardan desandörle inerek de yaşayabilirsiniz. Ve eğer, bu işe sadece bir heyecan ve macera olarak bakıyorsanız, o zaman sürekli olarak yeni yerler aramakta ve yabancı mağaracıların Türkiye'de yeni mağaralar bulup "sizin" bu potansiyelinizi yoketmesine sinirlenmekte yerden göğe kadar haklısınız, ne de olsa "sizin" mağaralarınızı bitiriyorlar. Halbuki "siz" o mağaraların tümünü birden keşfedip hoş bir koleksiyon yapacaktınız. Herhalde İngilizler de Gaping Gyll'in ilk inişinin Martel tarafından yapılmasına acaip sinirleniyorlardır. Sahi, siz niye gidip Azerbeycan'da mağara araştırması yapmıyorsunuz? Yoksa mağaracılık milli bir faaliyet midir? Türkiye'ye gelen yabancı mağaracıların imkanları mı, yoksa tutkuları mı sizden daha fazla?
Ali Yamaç