Köşe yazısı

Turizmden Kaçarken Barajlara Tutulan Milli Park, Küre

· Ali Yamaç

Söz uçtu tabii, yazılarsa okunmadı.

Dünyanın insan eli değmemiş 20 orman alanından biri olan Küre Dağları Milli Parkı'na yürüttüğümüz proje çerçevesindeki ilk girişleri hatırlıyorum. “Türkiye’de iyi şeyler de oluyor!” diye hep bir ağızdan koro şeklinde söylemiştik. Çevre ve Orman Bakanlığı, Birleşmiş Milletler ile WWF proje hakkında konuşmalar yapmış, yöre halkına ağaç kesimini azaltması için güneş enerjisi sistemleri kurmuş, yöreye yatırım yapmıştı. Halkın geçimini ormana zarar vermeden sağlaması için eko-turizmin geliştirilmesi için projeler hazırlamıştı. İki sene içerisinde ormandaki vahşi hayvan nüfusunda gözle görülür bir artış gözlemlenmişti. Ayılar, kurtlar, geyikler, sansarlar ormanda, olması gerektiği gibi çoğalmış ve yer yer karşımıza çıkıp ormanın derinliklerinde kaybolmaya başlamışlardı. Gerçekten muhteşemdi.

“Miş'li” geçmiş zaman eki çok korkutucu ve çoğunlukla melankolik bir ektir.

Yaptığımız son gezilerde ise pek de hoş olmayan haberler almaya başladık. Bölgedeki doğal güzelliğin önemli bir parçası olan kanyonların girişlerine Hidroelektrik Santralleri (HES) yapılması için projeler cirit atıyordu. Orman Bakanlığının işine gönül vermiş memurları bunları engellemeye çalıştıkça zorluklarla karşılaşıyorlardı. Tor Barajı’nın yapımı şimdilik durdurulmuş olsa da, Hamitli Barajı gibi yeni bir tehlike karşımıza çıkmıştı. "Karşımıza" diyorum çünkü dünyadaki el değmemiş 20 orman alanından birinin korunması insanlığı ilgilendirir.

Milli Parkın Kırmızı Zonu ile Tampon Zonu’nun tam kesiştiği bu bölgeye HES yapılmasının düşüncesi bile ürkütücü. Bölgedeki suya müdahale etmenin yakın gelecekte doğaya çok ciddi zararları dokunması kaçınılmaz bir gerçektir. Özellikle, suyun baraj gibi noktalarda toplanması, yapay havzalar yapılması mikroklimatik değişiklikler doğurabilir. Bu değişikliklerin ise doğal hayata ve tarıma zarar vermesi kaçınılmazdır.

Yöre halkı ise bu konuda ikiye bölünmüş durumda. Bir kısmı, haklı olarak köylerinin haritadan silinmesini, tarım arazilerinin su altında kalmasını istemiyor. Sabah kalktıklarında çocukluklarının geçtiği yemyeşil doğada gri bir beton kütlesi ile karşılaşmak istemiyor. Doğayı betonla paylaşmak istemiyorlar! Halbuki, geri kalan yöre halkının “kandırıldığı” noktalar çok ilginç; diyorlar ki, baraj mühendisleri gelmiş, demişler ki, “Evde iki dakika elektriğiniz kesilse huzurunuz kaçıyor, artık elektriğiniz kesilmeyecek”. Çocuklarına burs bağlamışlar. Ağaçların kesilmesi için yöre halkından ve Zonguldak’tan bile işçi tutmuşlar. "İşsizdik, iş verdiler" diyorlar. Baraj Göleti'ne kafeterya yapılacakmış ve piknik alanı açılacakmış. Bölgeye turist gelecekmiş. Duyan da 3. Notre Dame’ı yapıyorlar zannedecek.

Buraya kadar kafanız karışmadıysa daha kafanızı karıştırmak için geçmişte olanları hatırlatmak isterim ama öncelikle bir turizm tarifi verelim:

Ekoturizm: Ekoturizm, genellikle küçük gruplar halinde, ailelerin işlettiği küçük tesislerde, geleneksel mimarinin ve yerel kaynakların kullanımını hedef almaktadır. Ekoturizm amacına uygun gerçekleştirildiği taktirde, hassas ekosistemlerin korunması ve bu bölgelerin içinde ve çevresinde yaşayan nüfusun sosyo-ekonomik gelişmesi için kaynak yaratabilen bir araçtır. Önemli ekoturizm potansiyeli olan dağlık ve ormanlık bölgelerdeki köylerde yaşayan halkın yoksulluğu göz önüne alındığında , ekoturizmin sosyal sınıflar arasındaki dengesizliği azaltabilecek bir etken olduğu anlaşılabilir (Altıparmak, 2002, s: 276).

Şimdi, bir vatandaş olarak soruyorum: “Ekoturizm için ortak kaynağımızdan ödenek çıkardıysanız, oraya niye baraj kuruyorsunuz? Çıkarmadıysanız, bizi niye kandırıyorsunuz? Yukarıdaki yazıya ithafen bu insanların ve doğaya gönül vermiş kişilerin ne günahı var?”.

Biz hıyar mıyız?

Eğer o bölgeye, bizim gibi çevrecilerin de desteğini alarak bu kadar güzel ve dünya çapında öneme sahip bir proje yapıp, onca para aktardıktan sonra HES kurmanın ne alemi var?

Eğer halkın orada ciddi bir endüstri geliri olsa anlarım. Ama yok. Turkiye’deki elektrik eksiğinin % 40’ının eski enerji hatlarından kaynaklanmadığını bilseydim, yine anlardım. Kimse enerjiden mahrum bırakılmamalı. ANCAK, hatların yenilenmesi gerekirken ve çözüm basit ve çevreciyken, HES kurmak niye? Ki zaten 20 – 30 km yakınına bir tane inşa edilmişken bile? Ayrıca o hatların, tekrar düzenlenip doğal yapıyı bozmadan yeraltına geçirilmesi hem ekoturizm açısından hem de orman yangınlarından korunmak için yapılması gereken bir hamle.

Peki ekoturizm bu bölgeyi koruyacak mı?

Bence hayır! Sizce?

Öncelikle şunu hatırlatmak isterim ki biz pratik ve ekonomik düşünmeyi severiz. Ekoturizmin ekosunu at geriye ne kalıyor? Bacasız fabrika, turizm. Bacalılar kadar tüm kıyılarımızı, ormanlarımızı betonlaştıran turizm.

Çevre ve Orman Bakanlığı’nın Kastamonu’da yaptığı ilk toplantıda yerel derneklerden biri şu açıklamayı yapmıştı: “Turistler gelsin, bizi yerel kıyafetlerimizle görsün.” Ekoturizmin diğer bütün yönlerini çıkarırsak elimizde kalan buydu ne yazık ki. Bazlama börek, çifte telli, Turist Ömer Uzay Yolunda, gelsin paralar cukkaya.

Olmaz... Olamaz.

Tabii ki yazdıklarım düz anlaşılmasın, benim kastım kot-şort değil. Benim korktuğum “kitle turizmi”. Akın akın gelmesi beklenen turistler ve onları ağırlayacak tesisler. Ee, HES kurulduğuna göre Spa Merkezi de kurulabilir değil mi, 6+ yıldızlı.

Kendimizi de, başkalarını da kandırmayalım.

Önümüzdeki sorun ve çözümler belli. Elimizdeki ve elimizdekilerden elde edilecekler belli.

BÖYLE MİLLİ PARK OLMAZ, EKOTURİZM HİÇ OLMAZ.

Şimdi moda olarak ülke kalkınmasına ket vurmakla ve yöre halkının geçimini engellemekle suçlanacağım... Ama durun, daha söyleyeceklerim var...

Kastamonu’da yapılan Milli Park toplantısında dile getirdiklerimizi tekrar hatırlatmak istiyorum aklımda kaldığı kadarı ile:

“Böyle milli park olmaz. Milli parkın sınırlarının işaretlenmiş olması gerekir. İçeriye girenlerin ve çıkanların belli olması gerekir. Önüne gelen milli parka elini kolunu sallayarak girmemeli. Milli parka özel yangınla mücadele ekibi kurulmalı. Rehberler bulunmalı. Eğer içeriye turist gelmesini bekliyorsanız bunlar diğer turistler gibi olmayacaklar. Doğa sporcuları gelecek. Arama Kurtarma ekibiniz olmalı. İçeride görev yapan ve doğayı koruyan korucularınız olmalı. Herkes izinsiz her istediği yere kamp atamamalı...”

Böyle sürüp giden beş dakikalık bir konuşmadan sonra bana gelen tepkilerin ilki şöyleydi: “Ne yani, eve pasaportla mı gideceğiz?”

Bu tür yaklaşımların yanlış anlaşılma veya bilgisizlikten kaynaklandığını düşünüyorum. Halbuki ben her haneye iş getirebilecek, güzel bir projeden söz etmeye çalışıyordum. Bütün milli parkımızın korunabilmesi, yasak ağaç kesimine, avcılığa, yangınlara vs... karşı korunabilmesi için maaşlı çalışacak ve çevredeki bütün köylere ekoturizmin yanında “devamlı” ekonomik gelir sağlayacak bir projeden. Söz uçtu tabii, yazılarsa hiç okunmuyor.

Ayrıca bir ülkede ekoturizm olması için o ülkede doğaya ve tarihe gönül vermiş, onu gezip anlamaktan hoşlanan nesiller yetişmesi gerekiyor. Doğa sporcuları, keşfetmekten zevk alan insanların, grupların olması gerekiyor ki gelsinler, görsünler. Vakitlerini ve paralarını yöre halkı ile paylaşsınlar. Bir ülkede doğa sporcusu olmak, doğada araştırma yapmak, endemik bir tür olmaksa –ki şu anda öyle-, o zaman ekoturizmden elde edilecek gelirin bir daha hesaplanması düşünülmesi gerekiyor.

Eğer bu ülkede bu işi yapabilecek insanların olmasını istiyorsanız; Doğayı sevip koruyacak, ona saygı gösterecek, tarihi koruyacak ve anlayacak nesiller istiyorsanız, onların önüne bu seçenekleri koymanız ve özendirmeniz gerekir. Hurafelerle dolu tarih derslerinden arındırmamız, doğayı yerinde öğretmemiz, anlatmamız gerekir. Şehirlerde botanik parkları, doğa tarihi müzeleri kurmamız gerekir. Çok ütopik konuşuyorum değil mi, anlamayanlar ve anlamayacaklar için...

Bu ülkeye vergi verdiğimize göre, vergilerin değerlendirilmelerinde de söz sahibiyiz. Ben, kişisel olarak, ödediğim paraların nükleer santraller kurmak yerine oradaki halkın doğayı korumak için görevlendirilmesinden yanayım ki nükleer santral kurmaktan binlerce kat ucuza geleceğine de eminim. Üstelik geriye bir yüz karası bırakmaktansa, bozulmamış bir doğa parçası bırakmayı yeğlerim.

Ne hüzünlüdür ki iki yıl içerisinde, turizmi ekolojik hale getirelim derken, ekolojik olmadan yapmayalım derken şimdilerdeyse HES’lerle boğuşuyoruz.

Şimdi bu söylevlerimin ışığında şunu sormak isterim: “HES mi, yoksa onu engellemek için ekosuz turizm mi?”

İki yıl içerisinde bir projenin, böylesine büyük bir projenin kıymıklarının dev sunta parçalarına dönüşmesi çok üzücü. Özellikle, HES projelerinden bahsediyorum. Dünyanın korunması gereken en önemli 20 orman alanından birine HES kurmak isteyenleri de, orada bir iki ayıcık hayat-ı idame halinde vahşi doğanın ortasında kalmaya davet ediyorum.

Eninde sonunda doğayı anlayacaklardır.