Köşe yazısı

Mağaracılık, Bilimsellik, Kulüpçülük ve Dernekçilik Üzerine: Başka Bir İhtiyarın Anı ve Görüşleri

· Ali Yamaç

Hani BÜMAK’ın çok sevdiği Tarihten Yaprak’lari vardır ya. Bunu duyunca benim aklıma Oral Ülkümen, Ali Yamaç, Fatih Erdoğan vs. tarafından yazılmış ve 70’li yıllardan veya 80’lerin başından bir hikaye anlatan yazılar gelirdi. BÜMAK’ın web sayfasında gördüğüm kadarıyla bizim hikayeler de bu yapraklar arasında yerini almış. Hal böyle olanda kendime ihtiyar sıfatını yakıştırmada bir uygunsuzluk göremiyorum.

Sevgili Ender, Hayalim başlıklı yazını okudum. Başlığı çok hoşuma gitti Kavgam (Mein Kampf) der gibi. 

İşin bilimsel yanıyla ilgili olarak, aktif doğa sporu ve kulüpçülük yaptığım yıllardan bazı anı ve gözlemleri paylaşmak istedim. BÜMAK’ta aktif olduğum yılların (1994-2001) ortalarına rastlayan dönemde sonu gelmez “Nasıl yapsak da bu yaz Peynirlik'i (o zamanlar adı buydu) bitirsek” derdine ek olarak iki ciddi çaba vardı kulüpte. Birincisi Barış Şenoğlu’nun başını çektiği yavaş yavaş kopan eskileri bir şekilde kamplara ve muhabbet ortamlarına yeniden dahil edebilme çabasıydı. Barış bunu nasıl yapalım diye tartışmak için eski ve yeni insanlari iki-üç haftada bir kulüp odasında bir araya getiren toplantılar düzenlerdi. Bizi burada daha fazla ilgilendiren ikinci çaba ise Ali Yamaç’ın başını çektiği, bir ara kulüpten uzaklaşmış olan bilimselliği geri getirebilme çabasıydı. Ali de bunu tartışmak için evinde (şimdiki değil tabii ki, Bebek’teki ilk evi) en az iki toplantı düzenlemişti. Malesef bu iki çaba da toplantılarda yapılan geyiklerden fazla öteye gidemedi.

Ali’nin evindeki toplantılarda sen var mıydın hatırlayamıyorum ama fil hafızam şu anektodları hatırlıyor. Genelde hiçbir konuda anlaşamayan Bülent Genç ve Bedri bile bir konuda hemfikirdiler: Sportif dikey mağaracılık BÜMAK’ın yapısına en uygun mağaracılık tarzıdır, bilimsellikten ziyade buna ağırlık vermek yerinde bir tutumdur. Osman ise bilimselliğin yeniden canlandırılmasında bir sakınca olmadığını ancak kendisinin bu konuda bir katkısının olamayacağını belirtmişti. Yapılan beyin fırtınaları sırasında birisi Cenk Borluk’a onun gibi psikoloji diplomasına sahip birisinin mağaracılık ve psikolojiyi birleştiren bir çalışmaya (mağaracı psikolojisi gibi mesela) önayak olup olamayacağını sorduğunda Cenk psikoloji bölümünü sondan üçüncü bitirdiğini belirterek bu konudaki ilgisizliğini yansıtmıştı.

Bundan başka bir de Kandilli’de Ali Yamaç’ın gazı ile Mustafa Aktar’ın düzenlediği bir toplantı yapmıştık. Buna da Mustafa Aktar, Nüzhet Dalfes, Esen Arpat, Ali Yamaç, Bülent Erdem ve BÜMAK’ın aktif ve bilimselleşme potansiyeli yüksek üyelerinden ben, Arpat ve Oktar katılmıştık. Bunda da, tanınmış bir bilim adamının yakın bir tarihte mağaracılara doğa tarihi üzerine bir brifing vermesi ve her yıl yurt çapında mağaracılık sempozyumu yapılması gibi kararlar alınmış ama hiçbiri uygulamaya geçirilememişti.

Peki BÜMAK modeli bir ortamda bilim neden mağaracılıktan uzaklaştı ve geri dönemedi? Bence bunda bir çok etken sıralanabilir. Burada en temel nedenler olduğunu düşündüğüm iki tanesine değineceğim.

1) İnsan profili. Bir grubun yapısını ve dinamiklerini o grubu oluşturan insanların genel profili belirler. Her ne kadar mezunlar ortamdan kopmasa da bir üniversite kulübünün büyük çoğunluğunu (ve tabii ki yönetici kadrosunu) üniversite gençliği oluşturur ve toplumun o yaş grubunun genel profili kulüp ortamına yansır. Her ne kadar apolitik yetiştirilmiş de olsak, benim kuşağım (70-80 arası doğanlar) bizden öncekiler kadar olmasa da galiba bu ülkede okuma alışkanlığına iyi kötü sahip son kuşaktı. Bizden sonra bu iyice kayboldu. Bizden sonraki BÜMAK’ın belirli bir döneminden bir örnek: Ne zaman yeni bir mağaraya gitmeyi düşünseler, herhangi bir yayının, hatta kulübün periyodik yayını Delta’nın bile kapağının açma alışkanlığı artık kaybolmuş olduğu için, Ali Yamaç’a gidilecek mağara sorarlardı. Ali bir keresinde bunlara Kızılelma’yı önerdiğinde bu kulübün mail grubuna “Zonguldak’ta Kızılelma diye bir mevkide yeni mağara ihbarı” olarak yansımıştı.

Bu örneğin alındığı dönemden sonra durum anlaşılan daha da kötüleşti. Öğrendiğim kadarıyla Boğaziçi’nin sadece doğa sporu kulüpleri değil, bir zamanlar popüler olarak nitelenen diğer kulüpleri dahi yeni üye bulmakta ciddi sıkıntı çekiyorlarmış, yani üniversite gençliği artık kulüpçülükle ilgilenmez olmuş. Üniversite gençliğinin çok okuyandan az okuyana, hiç okumayana ve nihayet hiçbirşey yapmayana doğru evrimleştiği bir ortamda, bir gencin, buna doğru özellikle itilmediği takdirde, herhangi bir hobisinin olması bile kolay görünmüyor, bir de onlardan hobilerine entellektüel boyutlar katmalarını mı bekleyelim? Burada kişiler veya bütün bir kuşak suçlanamaz. Bu gelişim ülkenin hatta bütün kapitalist dünyanın sosyopolitik konjonktürünün bir uzantısı. Ama yine de Ender, sanırım senin çıkarımında da gerçek payı var. Okulda yerbilimleri ile ilgili bir lisans bölümü olsa durum değişik olabilirdi.

2) Ortam ve Abiler. Ben mağaracılığa başladığımda BÜMAK ortamında mağaracılık denince akla derin mağaralar ve derinlik rekoru gelirdi. Bizim de mağaracılık denince başka birşey düşünmemiz olası değildi. Ortamda bize döşeme öğretecek veya antreman yapmamız için gaz girecek abiler vardı ama jeoloji öğretecek hatta bundan bahseden kimseler yoktu. Bunda da kimsenin suçu yok. Abiler yakın bir zamana kadar hayal etmesi bile güç olan sportif bir başarıya, hem de amatör bir ruhla, hem de Türkiye şartlarında, imza atarak bin metreden derin bir mağarayı bitirmişti. Bu başarıda imzası olan ve hala mağaracılık yapan insanlar pek tabii ki her ortamda kırdıkları derinlik rekorundan, bunun için çekilen zorluklardan, azim ve dostluktan, performans konusunda birbirleriyle giriştikleri yarıştan vs. söz ediyordu. Bizim gibi yeniyetmelerin bunlardan etkilenmemesi olanaksızdı özellikle de benzer bir hedef, birinciden daha zor ikinci bir bin küsur metrelik düden, önümüzde dururken. Pozitif bilim öğrencisi olmama, ilgilendiğim her konunun pratiği kadar literatürüne de ilgi duymama ve de mağaracılığa ağırlıkla bilimsel yaklaşmış bir ekolü temsil eden Mustafa Aktar’a olan yakınlığıma rağmen, mağara denince benim de aklıma fay çatlakları, traverten oluşumlar, veya triglobitler değil, uzun ve karanlık inişler, boltlar, hangerlar ve (has..tir :)) fractio gelirdi.

Bunu sorgulamaya ve mağaracılığın başka yönlerinin de olduğunu kavramaya ancak yazının başında bahsettiğim toplantılar döneminde başladım. Bu konuda elimden geleni yapmak (biraz da entellektüel mastürbasyon) adına yarım yamalak ve bölük pörçük durumdaki karstoloji bilgimi toparlayıp genişleterek kulüpte mağara oluşumuyla ilgili bir seminer dizisi vermeye başlamıştım. Bu seminerler Metin Albükrek’ten, yani son on-onbeş yıldan beri klüpte verilen ilk mağara oluşum dersleriydi ve yoğun ilgi görmüştü, hatırladığım kadarıyla bunlara sen de katılmıştın. Aynı dönemde ve aynı gazla Oktar da triglobitlerle ilgilenmeye başlamıştı. Bu girişimlere rağmen Peynirlik’in bitirilmemiş olması, derin mağara ekspedisyonu ve bunun hazırlıklarını herşeyin üzerinde tutuyordu. Bu dönemde başkan olan Arpat da kulüpte bilimsel mağaracılık tabanını oturtmayı planlamış, bu konuda benim de desteğimi istemiş, ama bunun için ön şart olarak Peynirlik’in bitmesi gerektiğini öngörmüştü.

Düden o sene de bitemedi. Ama derin mağara tecrübelisi insanların iyiden iyiye dağılması, en yeni kuşağın ise henüz hazır olmaması sebebiyle Peynirlik ekspedisyonunu iki seneliğine yani Yaman’ın dönemine kadar askıya almamız Arpat’a bir temel atma fırsatı verdi. Arpat çevrebilimci olma yolunda kendisine ilk kapıyı aralayan yarasa araştırma projesini başlattı. Böylece en azından bazı BÜMAK'lılar için mağaracılık derinlik rekoru kırma veya buna hazırlanma değil mağarada örnek toplama, örnek sayma, kayıt tutma anlamına gelir oldu. Peki bunun devamı getirildi mi? Hayır, çünkü iki yıl sonra tüm dikkat ve enerjimizi yeniden Peynirlik’e yöneltmek durumunda kaldık, ayrıca yarasa işinin Arpat, Raşit gibi başı çekenleri doktora için yurtdışına giderek ortadan kaybolmuşlardı. Sonuçta, yazının başında bahsettiğim iki-üç “naapsak da bilimselleşsek” toplantısı evet bir ikimizi kısa süreli gazlamış, yarasa projesi ile biraz meyva toplamış ama bir bilimsellik geleneğini hayır başlatamamıştı.

Bu noktada tek bir abinin bile ne kadar belirleyici olabileceğini aydınlatmak için yakından tanıdığım başka bir üniversite doğa sporu klübünden, BÜSAS'dan bahsedeceğim. BÜSAS’ın üye profilinin BÜMAK'a göre daha ‘tiki’ gençlerden oluştuğu ve mezunların yani ihtiyarların ortalıkta olmadığını düşünürsek yukarıda değindiğim ‘gayrı-aydın gençlik’ sorunundan daha ciddi muzdarip olması beklenir. Bunun aksine kulübün her daim ciddi bir bilimsel yanı olagelmiştir. Bunun sebebi tek bir abinin, Baki Yokeş’in her sene yeni bir bilimsel araştırma projesini (genellikle belirli deniz canlılarının dağılımıyla ilgili) kulübe getirmesi ve bu projede çalışmak isteyen üyeleri bu konularda eğitmesi idi. Böylelikle kulübün her döneminde su altında örnek toplamaktan veya gördükleri denizyıldızı vs. not etmekten yani dalıcılığın özellikle araştırma yönünden hoşlanan bir genç grubu bulundu. Hatta benim bildiğim en az bir kişi bu sayede yurtdışına deniz biyolojisi doktorasına gitti.

BÜMAK ve BÜSAS'ı bırakıp ASPEG'e gelirsek. Bence ASPEG'in ortamında mağaracılığın bilimsel yönünün gelişmesi de mümkün bunun sağlam temellere oturup gelenekselleşmesi de. Çünkü:

  • Üniversite kulübü olmaması dolayısıyla derneğin yönetiminde (andropozun etkisinde oldukları söylenen :)) bir takım abiler var. Hem de bu abilerden biri değil çoğu mağaracılığın bilimsel yanıyla ilgileniyor, dahası bunu gençlere aktarmayı hedeflemiş görünüyor.

  • Dernek hayatına bilimsel bir proje ile (Kastamonu) başladı. Yani mağaracılığa bu dernekte başlayan biri bismillah derken olayı bilimsel yönü ile tanımış oluyor.

  • Ne zaman gayrıresmi bir ASPEG toplantısına (Ali’deki yemekler) katılsam veya resimlerinize baksam, bir harita veya bir bilgisayar üzerine kapanmış yaşlı ve genç mağaracılar görüyorum.

Yani benim dönemimde bir üniversite kulübünde mağaracılığın bilimsel yönünün gelişmesini baltalayan faktörler bu ortamda hissedilmiyor. Kısacası üstadım, Kavgan’dan ben ümitliyim.

Yazının başında özetlediğim toplantılarda üretilip bir daha kimsenin hatırlamadığı fikirlere bir bakin (Kıdemli bir bilimciye doğa tarihi semineri verdirme veya mağaraların/mağaracılığın insan psikolojisine etkileri üzerine bir araştırma gibi). Bunlar belki size ilham kaynağı olur ve üretimlerinden on yıl sonra ASPEG’de hayata geçirilirler. Ne de olsa fikirlerin son kullanma tarihleri yoktur.

Emre Kuruçayırlı