Orada, bir Köy Var Uzakta
Uzun, çok uzun yıllar önce idi. Mağaracılığa yeni başlamıştık. Ne malzememiz, ne de malzeme alacak paramız vardı. Mağaralara girerdik ama hep ufak, kısa, çelimsiz mağaralardı bunlar. Bu arada duyardık, yabancılar gelip derin mağaralarımızı buluyor, girip ölçüyor, yayınlıyorlardı.
Bir gün Fransız Konsolosluğu’ndan bir film bulduk. Ödünç alıp okulda seyrettik. Fransız mağaracılar Pierre Saint Martin’de – 1000 metreyi geçiyorlardı. İnanılır gibi değildi. -1000 metre!
Türkiye’de en derin mağara -330 m ile Düdencik’ti, zaten onu da Fransızlar inmişti. 11 metrelik merdivenleri alt alta bağlayıp -330 metreyi inmek bile hayallerimizin dışında idi, nerede kaldı -1000 m?
Biz bu işte yeniydik, ufacık bir gruptuk ve ne yapılacağını doğru dürüst bilmiyorduk. Zaten bilseydik bile yapabilecek paramız, gücümüz yoktu. Onlar ise gelip buluyor, inip yayınlıyorlardı. Biz sadece bize göndermeye tenezzül ettikleri raporları okuyarak öğreniyorduk ülkemizdeki mağaracılığı. Tek becerebildiğimiz ise onları bu topraklara çağıran, mağaraları bulmalarına yardım eden Temuçin Aygen’e küfretmekti.
Ama, bu girdiğimiz ufak mağaralarda doğayı ve mağarayı sevmeyi öğrendik. Nasıl olsa bir derinlik, uzunluk yarışında olamıyorduk, o zaman sahip olduklarımızın keyfini sürebilirdik. Israrla yayın yaptık, en ufak, en abes mağarayı bile çizip yayınladık. Büyükleri için ayrı yayınlar bile çıkarttık. “Büyük” dediğime bakmayın, bizim için büyüktü o mağaralar, yoksa klasmanda çok aşağılarda yer alıyorlardı. Sahi ne demekti “klasman”? Neye yarardı?
Sonra yabancılarla mağaracılık yapmaya başladık. Ve bu işin gerçekte nasıl olması gerektiğini onlardan öğrendik. İlk öğrendiğimiz, bu iş için para gerekmediği idi. Sahip oldukları olanaklar bizlerden çok farklı değildi. Türkiye’de mağara araştırmak için tüm bir yıl boyunca ülkesinde cam silip para biriktiren yabancı mağaracı tanıdım ben. Onlarda olup, bizlerde olmayan yegâne şey “Niyet” idi. Onların mağaracılık yapmaya niyetleri vardı, biz ise eğleniyorduk, ne kadar ciddi görünsek de, ne kadar çabalasak da aslında sadece eğleniyorduk. Biz yayın yaptığımızı sanıyorduk, onlar ise okuyor, araştırıyor ve bu konuda uğraş veriyorlardı. Birçoğumuzun yanlış bildiği şekilde, ülkelerindeki mağaralar henüz bitmemişti, o yüzden Türkiye’ye geliyor değillerdi. Hem kendi ülkelerinde, hem başka ülkelerde mağaracılık yapıyorlardı. Onlar mağaracılığı “Milli bir faaliyet” olarak görmüyorlardı; “Siz de bizim ülkemize gelin, neden gelmiyorsunuz?” diyorlardı. Neden gelmiyorduk? Çünkü bu ülkede araştırılacak bir yığın mağara vardı, ne işimiz olurdu başka ülkelerde? Neden herkes kendi ülkesindeki mağaraları araştırmıyordu?
Biz onlara gitmeyecektik, onlar da bize gelmesinlerdi. Bu ülke ve bu ülkenin mağaraları bizimdi, “Gitmesek de, görmesek de…”.